Hazır mısınız? Ali'nin "Ben Ettim, Sen Etme!" başlıklı, ilk yazısı :)


2 senenin ardından sonunda Ali de bloga yazı yazacak bir konu buldu :P

Ah sen motorsiklet nelere kadirmişsin :)

Buyrunuz, yorumlarınızı bekliyoruz.. Annelerin yüreğini dağlayacak bir yazı olmuş bence :)

0 Plan / 1 haftasonu / 2 eyalet / ~1000km yol / 14 saat motor keyfi (bi yerden sonra ızdırabı)

Aslında böyle bir gezi planı yoktu. Son derece plansız bir şekilde ve ani verilen bir karar sonucu ortaya çıktı. Her şey işe araba yerine motorla gitmenin daha iyi olacağına karar verdikten sonra hızlı bir şekilde gelişti. Bir haftalık uzun bir araştırmanın ardından, gözüme Honda CB400 model motorları kestirdim. İkinci el piyasasının burda çok uygun ve güvenilir olduğunu da hızlıca belirteyim. Olay özetle şöyle gelişti:

Beğendiğim motor Melbourne’deydi ve günlerden Cuma idi. Akşam saatlerinde motorun sahibini aradım ve Sydney’de olduğumu, dolayısıyla motora keyfe keder bakma şansım olmadığını, her şeyi o an telefonda konuşmamız gerektiğini ve almaya karar vermem durumunda motoru Sydney’e kadar süreceğimi söyledim. James ile telefonda biraz konuştuktan sonra, hem motorun iyi durumda olduğuna hem de karşımdaki kişinin iyi niyetli biri olduğuna kanaat getirdim. Telefonu kapatır kapatmaz ertesi sabah (Cumartesi) ilk uçağa bilet aldım ve ufak sırt çantamı hazırladım. Sabah 6’da uçağa bindim, 7.30’da Melbourne’e indim, biraz otobüs+tren+yürüyüş’ün ardından 10.30’da James’in eve ulaştım. Yarım saat kadar sohbet ettikten sonra motorun alış-satış evraklarını hallettik ve aldım motoru çıktım yola.

Ve tam 30 saniye sürdü “Naptın Ali sen! Nası gitcen ulan bu kadar yolu şimdi?” diye kendimi sorguya çekmem. Sorguladım çünkü; motör kıyafetlerim yanımda değildi ve hava sıcaklığı 10 derece kadardı. Motor’a binmeyen bilmeyebilir (ben de uzun zamandır binmediğimden unutmuşum), o 10 derece, rüzgarın etkisiyle -10 (yazıyla eksi on) derece oluyor. Üzerimde windstopper, altında çift kat polar, tshirt ve içlik olmasına rağmen eliminin bileklerinden içeri girmek suretiyle, rüzgar tüm bunları atlatıp içime kadar giriyodu. Sorgulamanın yeri ve zamanı olmadığını, artık bi şekilde o yolu gideceğimi kendime telkin edip dişimi sıkmaya başladım. Melbourne’den çıkmadan Emrehan’la buluşup biraz muhabbet ettik ve ardından saat 14:00 gibi koyuldum yola.

Yarım saat ve yaklaşık 50 km sonra benzin almak için durdum ve depoyu açmaya çalışırken anahtarı yamulttum. Yedek anahtar da yoktu, dedim “aha kaldın burda”. Anahtar o yamukluğa rağmen kontağa hala girebiliyodu fakat anlaşılır bir şekilde kontağı döndüremiyordu. Yaklaşık iki dakikalık bir uğraş sonrası, hasbel kader kontağı sonunda çevirmemden saniyeler önce, bana saatlerce yetecek ısıyı vücudum zorlanmadan üretmiş, ve bu ısı özellikle yüzümü kafamı kıpkırmızı yapıp kafamdan buharlar çıkartmam şeklinde vuku bulmuştu. Kontağın sonunda dönmesini takiben, kontağı bir daha kapatmadan Sidney’e nasıl giderim hesapları kafamda, çıktım yola.

Hava durumu Melbourne ve çevresinde ara ara yağmur yağabilir diyordu. Ve ben de gözüm tepedeki gri bulutları kontrol ederken bir an önce biraz yol alıp bu bölgeden uzaklaşmak, hem de hava kararmadan biraz yol kat etmek istiyordum. Daha gidilecek 900 km yol vardı ve ben daha 100 km gitmekle beraber sanki 1000 km gitmiş gibi hissediyordum. Motora uzun süre ara vermenin etkilerinin, beni bu kadar gafil avlayacağını hiç düşünmemiştim. Endişeli bir hava hakimdi o an. Halbuki önceki akşam “1000 km ne ya, bincem gelcem işte” artistikleri eşliğinde uçak biletini alırken, bilgisayar ekranından parlayan ışık, odanın karanlığında 30 dişimi birden pırıl pırıl parlatıyordu.

Saniyeler saniyeleri kovaladı, metreler metreleri. Ve sonunda Einstein’ın ileri sürdüğü gibi, hızlandıkça zamanın yavaşladığını bizzat test edip onayladım. Zaman geçmiyordu. Çok güzel yerlerden geçtiğime eminim ama o an gözüm kilometre sayacından başka bir şeyi görmüyordu.

Hava kararmaya başlamıştı ve yaklaşık 18:00 civarında artık yaklaşık 300 km yol alabilmiştim. Ve dolayısıyla artık karasal iklimin hakim olduğu bir bölgedeydim. Sıcaklık yarım saat içinde, her dakika adeta bir derece daha düşmüştü ve 18:30’da kalmayı hedeflediğim Wodonga kentine dişlerim gerçekten titreyerek girdim. Önüme çıkan ilk motel’e kapağı attım ve odada ısı üreten ne kadar alet varsa hepsini çalıştırdım; duş, klima, saç kurutma makinası. Yarım saatlik bir duşun ardından kendime geldim, bir şeyler yiyip ertesi gün için erkenden yattım.

Bu arada, 4 saat boyunca motor sürmek, eğer o kadar soğuk olmasaydı, inanılmaz keyifli bir yolculuk yine olmayacaktı. Daha önce dediğim gibi, uzun süredir sürmemiştim ve 4 saat motor üzerinde durmak hem belimi, hem sırtımı, hem omzumu, hem de totomu inanılmaz ağrıttı. O an odaklanabileceğim müthiş bir üşüme olduğundan, bunları kulak arkası etmeyi başarmıştım. Üşüme geçince bir bir bunlarla da yüzleştim. Sabah yataktan yuvarlanarak inmek zorunda kaldım.

Herşeye rağmen, yeni gün çok güzeldi. Hava daha sıcaktı, karnım toktu ve depom doluydu. Sydney’e sadece 560km vardı ve moralim de yerine gelmişti. Artık beni hiç bir şey tutamaz dediiim ve ufak bir hesap hatası sonrası otoyola Melbourne istikametine doğru girdim. Geri dönebileceğim ilk sapağa ulaşana kadar geçen 10 dakikalık sürüşte, emek zahmet geldiğim yolu geri gidiyor olduğum ve aynen bi daha geri gelecek olduğum düşüncesini kafamdan uzaklaştırıp etraftaki kuşlara böceklere çiçeklere yoğunlaşmam, tahmin ettiğim kadar kolay olmadı. Söylene söylene geçen 20 dakikadan sonra tekrar Wodonga’daydım. En nihayetinde Wodonga’yı geçtim ve seyahatin ikinci günü bu sefer gerçekten başladı.

Geniş düzlüklerde bir miktar yol aldıktan sonra (Avustralya’nın çok büyük bir kısmı manasız bir biçimde geniş ve düz bu arada) sonunda birer ikişer ufak tepelerin arasından geçmeye başladım. Baharın da yeni gelmiş olmasıyla etraf çok güzeldi. Her taraf tap taze yem yeşildi. Bir iki derken tepelerin sayısı arttı ve yol çok keyifli bir hal aldı. An itibariyle Avustralya’nın doğu kıyısı boyunca kuzeyden güneye uzanan Great Dividing Range’den geçiyordum. Dünyanın 3. en uzun karasal dağ sırası olmakla beraber, milyonlarca yıllar boyu aşınmaktan dolayı yükseklik bakımından pek ihtişamlı değil bu dağ sırası. Yüksekliği 2000 metrenin azıcık üstünde sadece bir kaç zirvesi olmasına karşın, yine de muhteşem manzaralar ve güzellikler barındırıyor.

Aksi yöne giden diğer motorcularla sonu gelmez selamlaşmalar eşliğinde (motor camiasında böyle bi durum var, karşıdan gelen diğer motorcuya selam çakıyosun. Elini kolunu sallamak veya kornaya basmak yerine kafanı “te allaam yarabbim” dermişcesine keskince yana ve aşağı çeviriyosun. Türkiye’de daha normal bir şekilde sadece hafifçe öne eğip normalce selamlaşılıyo ama buranın dili ingilizce olduğundan dolayı bu şekilde selamlaşıyolarmış. İlk selamlarımı alırken acaba neyi yanlış yapıyorum da abi bana sinirlendi derken, bir kaç selamdan sonra durumun öyle olmadığını anladım. Sonra ben de düzgün selam verebilmek için, her selam verdiğimde içimden “te allaam yarabbim” dedim. Böylece kafamın olması gerektiği biçimde döndüğünden emin oldum.) dağlık bölgelerden indiim ve tekrar geniş düzlüklere yaklaşık saat 15.00 civarında indim. Sidney’e artık sadece 100 km kadar kalmıştı. Ve fakat, günün başlarında sadece benzin almak için verdiğim molaların sıklığı artık yarım saate kadar düşmüştü. Yaklaşık 6 saatten beri motor üstündeydim ve artık omuzlarım, sırtım, dizlerim ve en başta totom isyan ediyordu. Derken birden olağanüstü bir güç geldi ve tüm acılarım bir anda ortadan kayboldu ve geri kalan yolu adeta tüy gibi hafif bir şekilde ardıma kattım… demek isterdim ama öyle olmadı. Tüm gücüm tükendi, acılarım daha da katlandı ve geri kalan yolda tüm vücudum kurşun gibi ağırlaştı. Dramanın sonu yok; öyle böyle derken geldim işte.

İyi ki almışım motoru ;)

#alininyazıları #melbourne #hondacb400 #motosiklet #ikinciel #macera #roadtrip #seyahat

Bizi Takip Edin!

  • Facebook Basic Black
  • Instagram Basic Black

Instagram Köşesi

En Yeni Yazılar

October 12, 2015

Please reload